TÜRK EL HALICILIK KÜLTÜRÜ TARİHİ |
Erken dönemlerde düğümlü dokuma parçaları konusunda yapılan araştırmalarda bu dönemleri aydınlatacak oranda yeterli parça bulunabilmiş değildir. Ancak 1906 ile 1908 yıllarında Doğu Türkistan’da, Lou-Lan’da bir düğümlü dokuma parçası ile Lop-nor’daki bir Buda tapınağında ikinci bir düğümlü dokuma parçası bulunmak suretiyle konu bir ölçüde aydınlanmıştır. M.S. 3. ve 4. yüzyıllara tarihlendirilen bu halı parçaları, ilk ve en erken örnekler olarak halının Türkmenistan coğrafyasında tanındığı ve uygulandığı görüşünü desteklemiştir. 1913’de Turfan kazıları sırasında, Kuça’ya yakın Kızıl’da bir tapınakta bir parça halı daha bulunmuş, M.S. 5. ve 6. yüzyıllara tarihlendirilen bu parçanın tek argaca düğümlü teknik yapısı ve desen özellikleri ile 3. ve 4. yüzyıllara tarihlendirilen Doğu Türkistan parçaları ile aynı özellikte olduğu ve bir geleneğin devamı olduğu görüşünü büyük oranda doğrulamıştır. M.Ö. 3. yüzyıldan başlayan düğümlü dokuma örneği ile Doğu Türkistan’da bulunmuş olan ve M.S. 3. ve 6. yüzyıllara tarihlendirilen halı örnekleri; düğümlü dokumaların vatanının 35 ile 45 derece Kuzey enlemleri arasındaki Orta Asya stepleri olduğunu belgelemektedir. Başka bir Rus arkeoloğu Khlopin, düğümlü dokumaların ilk kez Güneybatı Türkistan’da M.Ö. 2000 yılından itibaren dokunmaya başlanmış olmasının mümkün olduğunu söylemektedir. Düğümlü dokuma dediğimiz halıların ilk kez kimler tarafından bulunduğu ve uygulandığı çok önemli olmamakla birlikte; bu geleneğin Türklerin yaşadığı bölgelerde ortaya çıkmış olması ve onların batıya doğru göçleriyle birlikte de batıya getirildiği görüşü birçok halı araştırmacısının üzerinde birleştiği önemli bir olgudur. 1935 -1936 yıllarında Kahire yakınlarındaki eski Kahire şehri Fustat’da yapılan kazılarda, 100’ün üzerinde küçük halı parçası bulunmuştur. Bu parçalardan iki adedi M.S. 9. yüzyıla Abbasi dönemine tarihlendirilen ve literatüre Samarra halıları olarak geçen halılardır. Abbasi döneminde Türk muhafız birlikleri için kurulmuş Samarra adlı bölgede, miladi 838-883 tarihleri arasında, İbn-i Yakut’a göre 25.000 Türk askeri, ailesiyle birlikte yaklaşık 70.000 Türkmen yaşamaktaydı. Doğu Türkistan Lou-Lan ve Kızıl halılarının teknik özelliği ve desen yapısındaki bu parçalara bu yüzden araştırmacılar Samarra halıları adını vererek Türklerin bu geleneği batıya getirmiş olduklarını belgelemiş oldular. Düğümlü dokuma yaygılar, Bağdat yakınlarındaki Samarra’ya, Batı Türkistan’dan gelerek bu bölgeye yerleşmiş bulunan Türkmen boyları tarafından getirilmiş olmalıydı. Türk halılarının tarihi ile ilgili olarak, kesintisiz ve düzenli kronoloji; 13. yüzyıl Anadolu Selçuklu devrinde, Konya Alaaddin camisi için yapılmış olan sekiz adet Selçuklu halısının bulunması ile başlamıştır diyebiliriz. 13. yüzyıla tarihlendirilen ve Anadolu’da Türkmenlerle başlamış olan bu kesintisiz tarihçe, Türkmen boy ve oymaklarının düz ve düğümlü dokumalar konusunda dünyanın en güzel örneklerini verdiklerini kanıtlamaktadır. Konya Alaaddin Camii’nde bulunan sekiz adet Selçuklu halısına ilave olarak 1930 yılında Beyşehir Eşrefoğlu Camisi’nde bulunan üç adet Selçuklu halısı daha eklenerek 11 adet ender bulunur Anadolu Selçuklu dönemi Türk Halıları koleksiyonu oluşmuş bulunmaktadır. Bu halılar, Türk Halı Sanatı’nda 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan uzun bir zaman diliminde, sayısız güzellikte örnekler veren Anadolu Türkmen dokuyucusunun geleneksel düğümlü dokuma kültürü zincirinin ilk ve en önemli halkasını teşkil etmeleri açısından önemlidir. Bugün dünyanın en zengin halı ve kilim koleksiyonuna sahip İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin teşhirinde yer alan, Konya Alaaddin Camii ve Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nde bulunmuş olan 13. yüzyıl Anadolu Selçuklu Dönemi halıları; gerek teknik konstrüksiyonu gerek doğal boyar maddelerle yapılan renkleri ve gerekse ilginç Türk motif yapısıyla, düğümlü dokuma kültürünün tartışmasız en güzel örnekleridir. Son zamanlarda bu dönem halılarıyla ilgili olarak ortaya çıkmış olan dört parça halı; sürpriz nitelikleriyle halı araştırmacılığında yeni değerlendirmelerin de odağı olmuştur. Karbon 14 metoduyla yapılan kimyasal analizler bu halıların 1190-1200 yıllarında dokunduğunu belgelemektedir. Tibet’te onarım yapılmakta olan bir manastır çevresindeki kazılarda bulunan ve bugün Avrupa’da çok önemli koleksiyonerler eline geçmiş bulunan bu dört parça halının; 13. yüzyılda Anadolu’da Türkmenler tarafından dokunarak, Tibet’e gönderildiği yönünde genel bir kanaat oluşmuş bulunmaktadır. Halılarda yer alan kuvvetlice üsluplaşmış hayvan figürleri 14. Yüzyıl hayvan figürlü Anadolu Türk halılarının da ilk örnekleri olma nitelikleriyle çok önemli belgelerdir. Halıdaki teknik dokumadan kaynaklanan zorunluluk ve Türk tasvir anlayışı nedeniyle biçimsel bir şekilde üsluplaştırılmış bitkisel motiflerin ve Türk süsleme sanatlarında en güzel örneklerini vermiş bulunan kufi yazı ve bu yazıdan geliştirilen kufi benzeri motiflerin, halı zemininde kullanılması Selçuklu devri 13. yüzyıl Türk halılarının en belirgin özelliğidir. Halı desenlerindeki üsluplaştırılmış ve sonsuzluk prensibi ile ebedileştirilmiş desen raporlu bu karakteristik yapı, 14.-15. yüzyıllarda yerini dekoratif ve stilize edilmiş hayvan figürlerinin kullanıldığı bir yeniliğe bırakmıştır. Bu yüzden 14. ve 15. yüzyıl Anadolu halıcılığına, literatürlerde Hayvan figürlü Anadolu Türk El Halıları Dönemi ismi verilmiştir. Avrupalı ressam Sano Di Pietro’nun ‘Meryem’in Nişanlanması’ tablosunda yerde serili olarak resmedilmiş hayvan figürlü bir halı, Lippo Memmi’nin 1350’de yaptığı tablodaki hayvan figürlü halı resmi ile Carlo Crivelli’nin 1350’lerde yaptığı karnaval sahneli tabloda balkondan sarkıtılan ve yıldız madalyon içinde stilize hayvan figürlerinin yer aldığı bir halı, Anadolu hayvan figürlü halıların 14.-15. yüzyıla tarihlendirilmesinin kaynağı olmuştur. Anadolu Türk Kültürü’nde stilize edilmiş ve dekoratif formatta biraz da biçimselleştirilmiş hayvan figürleri, diğer kültürlerdeki hayvan figürlerinden hem anlam hem de figüratif özellikleriyle farklı incelenirler. Özellikle 14. yüzyıl Anadolu Türkmen yerleşimlerinde sufi kültürün etkileri hayvan hikayelerindeki benzetmelerle insan eğitimine yönelik karşılaştırmaların yapıldığı dönemdir. Halılardaki ejder ve zürüt-ü anka kavgaları, ejder betimlemeli insan nefsinin zümrüt-ü anka gibi özgür bir cennet kuşuna varmak için verdiği iç mücadele şeklinde değerlendirilmektedir. Bu safhada Türk kültüründe halının sadece bir yaygı olmanın ötesinde çok daha derin mitolojik ve sembolik anlamların yüklü olduğu stilize edilmiş biçimler ve renkler dünyası olduğunu belirlemekte fayda bulunmaktadır. Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya dek büyük bir haritada yaşama şansına sahip olmuş Türkmen boy ya da oymaklarının çok doğal yaşam biçimi, dokuma yaygılarında hayat bulmuş; bu bir anlamda kendini ifade etme biçimi, oymaklar arasındaki tatlı nüanslarla farklı motif ve renk dünyasını günümüze ulaştırmıştır. Türkmen dokuyucusu, sosyal mevkisi veya geleneğini, taşıdığı oymağın im ya da formunu, çevresinden aldığı ve güzel gördüğü her bir objeyi doğal boyalarla renklendirerek sembolize etmiş, sadeleştirmiş ve tanık olduğu olaylarla birlikte yoğurarak halısına nakşetmiştir. Türk Halı ve kilimlerinde karakterize olmuş motifler ve renkler, daha doğru tanımlaması ile yanışlar, onu dokuyan insanın ve çevresinin bir anlatım aracı, bir mektubu gibidir. Türkmen yaylaları yanışlarla konuşur, renklerle anlaşırlar. Anadolu halılarında motifler anlamlı ve geleneksel bir üslupla sembolize edilmiştir. Anadolu kadını kendisini veya çevresini, sevincini veya acısını, anılarını veya hayallerini sembolik değerler vererek halısına aktarmıştır. Yaygılardaki yanışlar, onun tasarladığı veya aktarmayı düşündüğü olayın veya nesnenin sembolik karşılıklarıdır. Anadolu halılarının bir önemli diğer özelliği bu hikayenin veya öykünün, halı ve kilimlerdeki stilizasyonudur. Objelere yüklenmiş sembolik anlatımlar halı ve kilimlerde bir de stilize edilerek uygulanırlar. Dokuma tekniğinden gelen kolaylıklarla da formlar gerçeğinin sadece hatırlanması istenircesine stilize edilirler. Böylece anlatılacak herşey halı ve kilimde hem vardır, hem gizlidir, hem anlayanın dilindedir. İstanbul Vakıflar Halı Müzesi teşhirinde yer alan hayvan tasvirli halı, 15. yüzyıl hayvan figürlü Anadolu halılarının Türkiye müzelerindeki en erken ve en güzel örneklerindendir. Avrupa müzelerindeki en kıymetli Anadolu erken dönem hayvanlı halısı ise Marby Köyü Kilisesi’nde bulunarak müzede koruma altına alınan ve bu yüzden adına Marby Halısı da denilen Anadolu Türkmen dokuması hayvanlı halıdır. Ressam tablolarında görülen bu halıların örnekleri, Avrupa ve Türkiye koleksiyonlarında ortaya çıkmaya başladıkça, bu dönemde çok sayıda ve çok güzel halıların dokunmuş olduğu belgelenmiştir. Ressam tablolarında, resmini yaptıran soyluların dekorda mutlaka bu özel tür seccadeler, “Ressam Bellini tablolarında görülen Türk halıları” tanımlaması yerine, literatüre ‘Bellini halıları’ grubu olarak geçmiş bulunmaktadır. 15. yüzyıl Anadolu geleneksel seccade halılarının bu güzel yapısı, 16. yüzyılda karşımıza çıkacak olan küçük şemseli Uşak halılarının da habercileri gibidir. Alman ressam Hans Holbein’in 1530-1550 yılları arasında yaptığı birçok tabloda, Flaman ressam Lorenzo Lotto’nun 1500’lerin ilk çeyreğinde yaptığı birçok tabloda, Avrupa asilzadelerinin portre resimleri içine fon olarak bir Anadolu Türk halısını resmettirdiği dikkati çekmektedir. Bu yüzden, bu ressamların tablolarında görülen desen geleneklerinden ötürü, 16. yüzyıla ait Anadolu halılarının bir kısmı ‘Holbein Halıları’ diğer bir kısmı da ‘Lotto Halıları’ grubu olarak adlandırılmış bulunmaktadır. Lotto tablolarında görülen Türk halıları ise daha çok Selçuklu rumi geçmelerin iç içe sarmal kullanıldığı ayrı bir Türkmen desenini yansıtmaktadır. Daha çok toprak grubu açık renk tonların, özellikle antik tütün sarısının kullanıldığı bu halılar, Uşak çevresi dokuma kültürü içinde değerlendirebileceğimiz halılardır. Sonraki dönemlerde bu desendeki birçok halıda Avrupalı ailelerin nişanlarının bulunması, bu desen yapısında bir çok halının Avrupa’dan sipariş verilerek Anadolu’da dokunduğunu belgelemektedir. Erken devir Türk halılarının incelenmesinde, tarihi kronoloji dönemin ressamlarınca yapılan tablolarda yer alan halılarla bu halıların bire bir aynılarının çeşitli koleksiyonlarda ortaya çıkışıyla doğrudan ilgilidir. Ancak Avrupalı halı araştırmacıları Anadolu Türkmen kadınınca dokunarak Avrupalı kiliselere, manastırlara veya asilzadelere gönderilen bu halıları, ressam isimleriyle doğrudan ilişkilendirince Anadolu Türk halılarının etiketlendirilmesinde yanlış olmayan ancak yanlış anlaşılan bir kavram karmaşası ortaya çıkmaktadır. Ressam tablolarındaki Türk halıları, bir dönem içinde o kadar yaygındır ki, karnavallarla ilgili sahnelerin yer aldığı bazı tablolara bakıldığında, sarayların balkonlarından bu Anadolu halılarının sarkıtılarak, saray içindeki prestijin giderek abartılı bir gösteri halinde dışarıya da yansıtıldığı rahatlıkla izlenmektedir. Özellikle Crivelli tablosundaki bu sahneler gösteriyor ki 14. yüzyıldan itibaren birçok Avrupalı asilzade veya zengin kiliseler, zenginliklerini Anadolu’dan getirttirdikleri bu Türkmen halıları ile belirliyor ve resmettirdikleri tablolara bu halılarıyla birlikte pozlar vererek prestijlerini gösteri haline getiriyorlardı. 16. yüzyılda Anadolu’da, özellikle Batı Anadolu’da, yapılan Holbein veya Lotto tablolarındaki bu halılar; Anadolu’da geleneksel köy el tezgahlarının yanı sıra atölye tipi siparişlerin karşılanabildiği halıcılığın da başlangıç dönemi olmuştur denilebilir. Geleneksel ve köy el tezgahlarında, irticalen dokunan Türkmen halılarının yanı sıra; bu dönemde yapılan bu halılar ile atölye tipi sipariş dokuma halıcılığın ilk numuneleri verilmiş ve Türk geleneksel halıcılığının yapısal değişiminin ilk habercileri olmuşlardır. 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ‘Osmanlı Klasik Devri’ diye belirlenmiş olan Türk halıları dönemine girilmiş olur. Bu devir, geleneksel Türkmen yorumu ve tasarımına yansımış halıcılığımızdan farklı olarak; artık nakkaşhanelerin geleneksel tasarıma müdahalesi ve katkısı ile çözgüye aktarılan bir anlayışın, atölye şartlarında ve daha kontrollü olarak uygulanmış örnekleri ile karşımıza çıkmış olması farkıdır. Batı Anadolu’da, özellikle Uşak çevresinde kurulmuş olan ve büyük bir kısmı saraya bağlı siparişleri karşılayan ve fermanlarla iş akış düzenleri sağlanan atölyelerde bu devir nakkaşlarının tasarımları halılarımıza uygulanmış ve Madalyonlu Uşak, Yıldızlı Uşak ve Kuşlu Uşak diye bilinen halılarımız bu devirde en güzel örnekleriyle dokunmuşlardır. Osmanlı kumaş, cilt, tezhip, hat, ebru ve seramik sanatlarının da zirvesi sayılabilecek bu dönemlerde özellikle nakkaşhanedeki çok kuvvetli kalemler, Osmanlı üslubu da denilen tarzda bu alanlarda tarihe mal olmuş nefis eserlerin yanı sıra halı ve kilim tasarımları ve uygulanmış örnekleriyle halıcılık tarihimizdeki Osmanlı Saray üslubu dönemini başlatmışlardır. Madalyonlu Uşak veya Yıldızlı Uşak halıları bu üslubun çok güzel örneklerini yansıtmaktadırlar. Osmanlı sarayı için kumaş, cilt ve çini desenlerini de hazırlayan Saray nakkaşları, geliştirdikleri desenlerini halılar için de uygulayarak bu alanda güzel halıların dokunmasını temin etmişler ve Sultanlara hediye sunulan bazı özel halılar için çok yüksek armağanlar alarak taltif edilmişlerdir. Saray nakkaş başı Şah Kulu’nun eserlerinde görülen kıvrık hançerin yaprakların birbirini keserek çıkan tarzı, saz üslubu adını alarak halılarımıza yansıtılmış, kendisinden sonra nakkaş başı olan Müzehhip Kara Memi’nin geliştirdiği ve Türk çiçekleri adını alan lale, sümbüli, karanfili, gül ve bahar açmış dallar gibi natüralist bir üsluple birleşerek, Osmanlı halı sanatındaki çok zengin saray üslubunu ortaya çıkarmışlardır. Bu dönem Osmanlı Saray halılarını, aynı dönemde dünyayı etkilemeye başlayan İran halılarından ayrı değerlendirmekte fayda bulunmaktadır. İran halılarının desen anlayışı Osmanlı Saray üslubu desenlerden birçok yönüyle çok farklı özellikler taşır. Önemli bir ayıraç, Osmanlı desenleri Selçuklu’daki gibi aşırı üsluplaştırılmış olmasa da bitkisel imgelerin gerçeğini sadece hatırlatmak istercesine çok zarif bir biçimde dekoratifleştirilmesidir. İran halılarında ise hem bitkisel formlar gerçeğine yakın ve çok figüratiftir, hem de hayvan figürlü sahneler tıpkı av sahnesinde olduğu gibi estetik veya dramatiktir. Bilindiğinin aksine Osmanlı saray halıları, tam natüralist değil, daha biçimsel ve kendine özgüdürler. Dolayısıyla da İran tasarımları hiçbir şekilde taklit edilmemişlerdir. Saray ve nakkaşhane menşeli bu halıcılık dışında bütün bir Anadolu’da, gerek yerleşik düzende yaşayan Türkmen nüfusun bulunduğu kesimler, gerekse 17. yüzyıldan itibaren artık yerleşik düzene geçmeye başlamış olan yarı konar göçer Türkmen nüfusunun bulunduğu Batı, Orta ve Doğu Anadolu’daki büyük bir geleneksel dokuyucu kesimi, kendine has ve özgün ürünler vermeye de devam etmişlerdir. Bu dönemlere ait olup vakıf camilerine teberru edilmiş bulunan ve bugün Türkiye müzeleriyle yurtdışı koleksiyonlarında yer alan çok sayıdaki halı örneği, bu dönemin zenginliğini kanıtlamaktadır. Batı Anadolu’da Bergama ve Uşak çevresi, Orta Anadolu’da Sivrihisar, Şarkışla ve Konya çevresi bu dönemin yarı konar göçer geleneksel Türkmen gruplarının en karakteristik ve güzel halılarının yapıldığı dokuma merkezleridir. 17. yüzyıl başlarında saray çevresi ve Uşak Atölyeleri dışında Anadolu’nun mahalli ve geleneksel köy ev tezgahlarında, çok ender özellikte halı grupları oluşmaya başlamıştır. Bu gruplar içinde belki de en enteresanı Şarkışla halılarıdır. Orta Anadolu halıcılığı içinde değerlendirilen ve dünya düğümlü dokuma kültürü içinde, etkilendiği veya karşılaştırmalarının yapılabildiği hiçbir halı grubu ile bir bağlantı kurulamayacak şaşırtıcılıktaki bu halılar, gerek teknik yapısındaki alternatif çözgü tellerinin kullanılması farklarıyla, gerekse motif ve desen karakterlerindeki kendine özgü ve benzeri olmayan yapısıyla çok kıymetli halılardır. 17. ve 18. yüzyıllar döneminde ele alınması gereken ve kesin gruplandırmalara da giremeyecek ölçüde, tamamen kendine özgü desen yapısı ve teknik yapısı bulunan geleneksel halılarımız da gruplandırmaya girmeyen “Geleneksel Anadolu Türk El Halıları” olarak ayrı bir araştırma konusu içinde ele alınmaktadır. Bu kıymetli erken dönem halıları, Anadolu geleneksel halı grupları içinde değerlendirilemeyecek kadar az dokunmuş örneklerdir. Bugün için tek örnek olarak bulunan bu parçalar, diğer geleneksel halı gruplarıyla da benzer nitelikler taşımaması nedeniyle münferit değerlendirilmek zorunluluğunda olan nadir örneklerdir. Camilerimizin bakıma ve korunmaya muhtaç teberrukat yığınları arasında insanı şaşırtacak güzellikte ve çok kıymetli halıların bulunması mümkündür. Bergama’dan Kars’a kadar, Anadolu’muzun bu dönem geleneksel dokuma merkezleri araştırılamadığı için bu halılarla ilgili betimleme çalışmaları münferit yapılabilmektedir. Anadolu Türkmen dokuyucusunun zengin renk ve desen dünyası, geleneksel halı tasarımına hep yeni şekil ve formları kazandırabilecek olgunluktadır. 1750’lerden itibaren Anadolu iskan tarihinde önemli gelişmeler yaşanmaya başlar ve Anadolu’da konar-geçer olarak geniş bir coğrafyada yaşayan Türkmen gruplarının belirli coğrafi bölgelere iskanları hız kazanır. Böylece yerleşik düzene geçmeye başlayan Türkmen nüfusu ile birlikte 18. yüzyıldan itibaren, yeni geleneksel köy el halılarının kimlikleri belirlenmeye başlar. Daha önce Batı, Orta veya Doğu Anadolu geleneksel el halıları içinde kimlik değerlendirmesi yapılan geleneksel halı grupları, bu dönemden itibaren oluşmaya başlayan Türkmen oymak adı veya bulundukları yer adlarına göre alt kimlik grubu olarak tanımlanabilmişlerdir. Batı Anadolu geleneksel el halıları içinde oluşan en belirgin geleneksel tarz, Gördes ve Kula’ya yerleşen Türkmenlerin oluşturdukları geleneksel kimliğe sahip düğümlü dokumalardır. Yerleşilmiş bulunan bölge adı ön plana çıkartılarak kimliğini bulan Gördes ve Kula dokumaları, 18. yüzyıldan itibaren mahalli Anadolu dokuma geleneğine çok kıymetli ürünler kazandırmış bir bölgedir. Mihraplı veya çifte mihraplı desen anlayışları, ince düğüm kategorisinde ele alınabilen yüksek kaliteleri ile karakteristik olmaları yanı sıra, iki bin yıllık kapalı düğüm tarzı alışkanlığını da ismini verebilecek düzeyde önemli bir dokuma merkezi olan Gördes; aynı zamanda Transilvanya halıları olarak literatüre geçmiş bulunan ve Avrupa’ya ihraç edilmiş halılarımızın bir çoğunun üretildiği Anadolu’muzun en belirgin düğümlü dokuma merkezidir. Türkmen oymak adı kimliğinde ön plana çıkmış bu dönem halıcılığımızın en belirgin isimleri de hiç şüphesiz Yağcıbedir, Karakeçili, Sarıkeçili, Karakoyunlu veya Reyhanlı Türkmenlerinin halılarıdır. Batı Anadolu’da Sındırgı civarına yerleşmiş bulunan Yağcıbedir Türkmen grupları ile Antalya Yeni Köy civarına yerleşmiş bulunan Karakoyunlu Türkmenleri Döşemealtı bölgesi Türkmen grupları, kendilerine özgü renk ve desen anlayışları ile Anadolu geleneksel dokumaları içinde farklı bir kimlik oluşturmuşlardır. Orta Anadolu halıcılığı içinde değerlendirilen önemli halı merkezleri ise Sivas, Zara, Konya Karaman ve Kırşehir Mucur çevresidir. Bu dönemlere ait Karaman, Mucur ve Zara halıları, kendilerine özgü ve geleneksel Anadolu düğümlü dokumaları alışkanlıkları içindeki farklı desen yapıları ile dikkati çeken dokumalardır. Zara halılarındaki stilize ejder ayağı motifleri halı zemininde boyuna bantlar halinde tekrar edilerek aykırı bir üslup benimsenmiştir. 18. yüzyılda bütün bir Anadolu’da, Çanakkale Kaz Dağları’ndan başlayarak, bölgelerin Türkmen oymaklarına has dokuma alışkanlıkları belirginleşmeye başlamış ve bu güzel mahalli kimlikler, Kars’a kadar çok değişik desen, renk ve dokuma alışkanlıkları ile birbirinden güzel örneklerle Anadolu geleneksel düğümlü dokumalarını oluşturmuşlardır. Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya göç etmiş ve Kaz Dağları’na yerleşmiş bulunan Çanakkale Ayvacık çevresi Türkmen grupları ile Kars’a yerleşmiş bulunan Türkmen gruplarının akrabalıklarını, geleneksel dokuma alışkanlıklarına yansıyan imlerinde hissedebilmek bu açıdan mümkün olabilmektedir. Yahyalı ve Milas halıları da ayrı dönemde belirginleşmiş Anadolu geleneksel halı dokumalarımızın en belirgin gruplarındandır. Geleneksel Ada Milas dokumaları, ticari olarak günümüz imalatlarının da temeli olan ve en çok satılan halılarındandır. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı ekonomik ve sosyal çöküş, kendisini geleneksel dokumacılıkta da hissettirmiş, gerek saray siparişleri, gerek atölye tipi halıcılı gerekse köy el tezgahlarında dünya halıcılığına çok asil parçalar kazandırmış Anadolu geleneksel dokuyucusu, bu dönemden en çok etkilenen grup olarak bu dönemi pasif ve durgun geçirmiştir. Hereke’de 1845’de, Sultan Abdülmecid’in himayesinde ve Rıza Paşa’nın gayretleri ile kurulan ‘Hereke Fabrikayı Hümayunu’, geleneksel el halıcılığımızın bu dönemdeki yapısını, endüstrileşme ile aşabilmek gayretlerinin güzel bir örneğidir. Gerçekten de, geleneksel dokuma alışkanlıklarının bu ölü döneminde Hereke Fabrikayı Hümayunu, halıcılık üretiminde getirdiği gerek yapısal değişim gerekse desen alışkanlıklarındaki müdahale ile çok aykırı bir tarzı başarı ile uygulamış bir merkez olarak önemini günümüze kadar korumuş ve bu alanda bir çığır açmıştır. Hereke Fabrikayı Hümayunu önderliğindeki bu yeni ekol, el halıcılığı faaliyetlerinde endüstrileşme yolunda önemli bir çığır açarak önemli bir değişime neden olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında büyük sermayeli batı şirketleri yerli azınlıklarla işbirliği yaparak kurdukları Şark Halı Kampanyası ile bütün bir Batı Anadolu’yu ve geleneksel dokuma alışkanlıklarını değiştiren bir faaliyete girmişler, Londra’da yaptıkları kendi pazarlarına uygun desenleri bütün bir Batı Anadolu’da kurdukları ip, boyahane ve İran düğüm tarzında tezgahlarında imal ederek, dokunan halıları tekrar Avrupa’ya götürmek suretiyle yeni bir halıcılığın adımını atmışlardır. Sine düğümü ile ilk kez karşılaşan Anadolu kadını, Londra menşeli desenleri, kendi evine kurulan tezgahlarda Avrupalı zevklerine göre üreterek 1920- 1940’li yıllarda yılda yaklaşık 100.000 metrekarelik ihracatın yapılabilmesini temin etmişlerdir. 20. yüzyılın başlarında bütün bir Batı Anadolu’da etken olan Şark halı kampanyası halıcılığına ilave olarak; İç Anadolu’da ve Sivas’ta Vali Sırrı Paşa’nın gayretleri ile Sivas Sanayi Mektebi kurulmuş ve sanayi tipi yeni bir halıcılığın okulu oluşturulmuştur. Hereke tarzına yakın olan bu imalatlar ile geleneksel Sivas dokumaları yanında endüstrileşmiş ürünler üretilmek suretiyle batıda uygulanmakta olan ve büyük bir kısmı ihracata yönelik üretimler doğudan da desteklenmek istenmiştir. Bugün yurtdışında müze veya özel koleksiyonlarda, bizim koleksiyonlarımızda bulunmayan çok kıymetli erken dönem Türk halıları koleksiyonları oluşmuş bulunmaktadır. Astronomik rakamlarda el değiştiren bu güzel halılar, Anadolu’muzdan biz sahiplenemediğimiz için götürülmektedirler. Camilerimizdeki vakıf teberru katı halı ve kilimlerimizin birer kültürel miras olarak kabul edilip düzenli tespit -tescil ve envanter işlemlerini halen yapamıyor olmamız, konunun hangi safhasında bulunduğumuzun da önemli bir göstergesidir.
|